Türkiye bir hukuk devleti midir? – Arzu Geybullayeva
Arzu Geybullayeva’nın bu yazısı 2 Kasım 2025 tarihinde Global Voices‘de yayınlandı.
Eleştirmenler, uzun süredir devam eden siyasallaşma kalıplarına ve Adalet gücünden kurumsal olarak korunma eksikliğine dikkat çekiyor.
24 Ocak 2025’te İstanbul’da bıçaklanarak öldürülen 15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi davasında Ekim ayında verilen karar, ülkeyi şok etmekten öteye geçti. B.B. ve U.B. olarak tanımlanan iki genç sanık, Türk yasalarına göre reşit olmayanlar için azami ceza olan 24’er yıl hapis cezasına çarptırılırken, diğer iki reşit olmayan sanık beraat ederek serbest bırakıldı.
Yoğun medya ve kamuoyu baskısı altında gerçekleşen dava, Türkiye’nin yargı sisteminin bağımsızlığı, şeffaflığı ve adaletine ilişkin süregelen tartışmayı yeniden gündeme getirdi.
Baskı altındaki bir yargı sistemi: yapı, eleştiri ve siyaset
Türk hukuk sisteminin eleştirmenleri, uzun süredir devam eden siyasallaşma kalıplarını ve yürütme gücünden kurumsal izolasyon eksikliğini vurguluyor. Önde gelen insan hakları avukatı Eren Keskin, “cumhuriyet hiçbir zaman hukukun üstünlüğüyle yönetilen bir devlet olmamıştır” diyor. O, bu durumu sadece cumhuriyetin kuruluş yıllarına değil, aynı zamanda Kürt çoğunluklu bölgeler gibi yerlerde eşitsiz bir şekilde uygulanan uzun süredir yürürlükte olan yasalara da dayandırıyor; bu bölgelerde olağanüstü hal kararnameleri, terörle mücadele yasaları ve geniş kapsamlı yürütme yetkileri, klasik güçler ayrılığı ilkesinin yerini almıştı.
Akademik çalışmalar da bunu destekliyor: Sentetik kontrol yöntemlerini kullanan ampirik bir çalışma, anayasa reformları ve popülist yasal değişikliklerin ardından Türkiye’de “yargı bağımsızlığında ciddi bir bozulma ve aşınma” olduğunu ortaya koydu. Çizdiği tablo, kağıt üzerinde biçimsel bağımsızlıkları bulunan ancak işlevsel özerklikleri tehlikeye girmiş kurumların tablosudur.
Bu bağlamda, Minguzzi kararı izole bir olaydan ziyade, kısıtlamalar altında işleyen bir hukuk sisteminin belirtisi olarak görülebilir mi? Her iki durumda da, kamuoyunun öfkesi, medya görünürlüğü ve siyasi sinyaller, hakimlerin ve savcıların hareket ettiği alanı etkiler.
Siyasi yargılamalar ve muhalefet
Minguzzi davası genel kurumsal zayıflığı gözler önüne sererken, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) önde gelen isimlerinin yargılanması, yasal araçların siyasi amaçlar için nasıl kullanıldığını gösteriyor.
Mart ayında, muhalefetin önde gelen isimlerinden ve muhtemel cumhurbaşkanı adayı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla tutuklandı ve bu durum, yazının yazıldığı sırada hala devam eden kitlesel protestolara yol açtı. Mahkeme, serbest bırakılması yönündeki itirazları reddederek, adil yargılama süreciyle ilgili endişeleri artırdı. Bu arada, İstanbul Başsavcılığı (AÖK), muhalefet yönetimindeki belediyeleri ve CHP parti liderliğini hedef alan bir dizi gözaltı ve soruşturma başlattı.
En son olarak, AÖK İmamoğlu’nu casuslukla suçladı. Yeni suçlamalar, “casusluk suçlamalarıyla zaten gözaltında bulunan bir siber güvenlik danışmanının savcılarla işbirliği yapmayı kabul etmesinin ardından” geldi. Polis ayrıca, aynı soruşturma kapsamında TELE1 televizyon kanalının Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ı da tutukladı. İmamoğlu ve Yanardağ’ın yanı sıra, İmamoğlu’nun kampanya yöneticisi Necati Özkan da şüpheli olarak değerlendiriliyor. İmamoğlu ve Özkan, Mart ayından beri yolsuzluk suçlamalarıyla tutuklu yargılanıyor.
Başsavcılık ayrıca, Yanardağ’ın, aylarca gözaltında kaldıktan sonra savcılarla işbirliği yapmayı kabul eden ve İmamoğlu ile bağlantılı “casusluk faaliyetlerine” karıştıklarını iddia eden siber güvenlik danışmanı Hüseyin Gün adlı bir kişiyle çok sayıda mesaj alışverişinde bulunduğunu iddia etti. Hükümete yakın Daily Sabah gazetesi, Başsavcılığın Yanardağ’ı şebekeye bağlayan kanıtlar olduğunu ve Yanardağ’ın “Gün’ün sağladığı menfaatler karşılığında seçim sürecinin basın ayağını organize ettiğini” ve 2019 yerel seçimlerini etkilemek için yabancı istihbaratla işbirliği yaptığını iddia ettiğini bildirdi. 26 Ekim’deki ifadelerinde üç kişi de iddiaları reddetti. CHP lideri Özgür Özel, o gün mahkeme salonunun dışında toplananlara yaptığı konuşmada Gün’ün adını anarak, casusluk suçlamalarının uydurma olduğunu söyledi.
Gazeteciler, muhalefet yönetimindeki belediyelere karşı başlatılan soruşturmaların gerçek olması durumunda, aynı soruşturmaların bir zamanlar hükümetin kontrolünde olan ve iktidar partisi üyeleri tarafından yönetilen belediyelerin eski yöneticileri için de uygulanması gerektiğini belirtiyor.
Haklar risk altında
Siyaset ve ceza adaletinin ötesinde, Türkiye’de hukukun üstünlüğü başka cephelerde de sorgulanıyor: basın özgürlüğü, azınlık hakları ve yasal korumaları çarpıtan yasa değişiklikleri. Dikkat çekici bir örnek, “biyolojik cinsiyete ve kamu ahlakına aykırı davranış” olarak adlandırılan eylemleri suç sayacak ve bu tür davranışları “teşvik etmeyi” cezalandıracak maddeler içeren önerilen 11. Yargı Paketi’dir.
İnsan hakları grupları, bunun sadece LGBTQ+ bireylerin haklarını tehdit etmekle kalmayıp, bu konuları ele alan gazetecileri de hedef aldığını vurguluyor: “İnsan hakları ihlalleri, cinsel sağlık, Onur yürüyüşleri gibi LGBTQ+ konularını haberleştiren gazeteciler, ‘tanıtım’ gerekçesiyle cezai kovuşturma riskiyle karşı karşıya kalıyor.”
Halkların Eşitliği ve Demokrasi Partisi’nden (DEM) İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu, taslakta yer aldığı bildirilen LGBTQ+ karşıtı maddelerle ilgili olarak bir parlamento soruşturması başlattı ve öneriyi “sadece yasal bir düzenleme değil, homofobik, transfobik ve ayrımcı bir siyasi iklimin yansıması” olarak nitelendirdi. Konukçu, Adalet Bakanlığı’nın taslağın Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (ICCPR), Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gibi uluslararası anlaşmalarla bağdaşmazlığı çerçevesindeki değerlendirmesini sorguladı ve böyle bir yasanın -eğer kabul edilirse- kadınlara ve LGBTQ+ bireylere yönelik şiddeti ve sosyal dışlanmayı daha da artırabileceğini, hukukun üstünlüğünü ve demokratik değerleri zayıflatabileceğini anlayıp anlamadığını sorguladı.
İşçi Partisi (EMEP) milletvekili Sevda Karaca, Ankara’da düzenlediği basın toplantısında önerilen reformları kınayarak, bunları “kişisel hayatı devlet cezalandırma alanına dönüştüren faşist bir tahakküm yasası” olarak nitelendirdi. Taslağın, İslamcı HÜDA PAR partisinin LGBTQ+ varlığını açıkça hedef alan bir önerisini yansıttığını savundu: “Bu sadece LGBTQ+ bireylerle ilgili değil; bu, genel olarak topluma karşı hükümet şiddetinin bir provası. Bu yasa geçerse, hükümet tarafından ‘kabul edilemez’ görülen herkes suçlu ilan edilebilir. Uzun saçlı bir erkek veya kısa saçlı bir kadın, ‘biyolojik cinsiyet normlarını’ ihlal ettiği için hapse girebilir. Devlet esasen şunu ilan ediyor: ‘Nefret suçları işleyeceğiz.’”
Hukukun belirsizlik içinde olduğu bir durum
Ülke Anayasası’nın 2. maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti, hukukun üstünlüğüyle yönetilen demokratik, laik ve sosyal bir devlettir.” Ancak, biçim ve işlev arasındaki kopukluk giderek artıyor.
Minguzzi kararı, yargının gözle görülür bir baskı altında çalıştığını gösteriyor. Muhalefet davaları, yargının nasıl siyasallaştırıldığını ortaya koyuyor. Gazetecileri ve azınlıkları hedef alan yasal reformlar, hukukun suçla mücadeleden ziyade kimlikleri ve muhalefeti yönetmek üzere nasıl yeniden şekillendirildiğini vurguluyor.
Sadece son sekiz aydaki gelişmeler Türkiye’deki hukukun durumunu gösteriyorsa, yargı, hakların merkezi olmaktan ziyade çıkarların savaş alanı gibi görünüyor olabilir. Bu savaş alanının kurumsal reforma, gerçek hukukun üstünlüğüne veya siyasi adaletin daha derin bir şekilde yerleşmesine yol açıp açmayacağı şu anın sorusu olmaya devam ediyor.
