Otoriter Ülkeler Neden Daha Güvenli Algılanıyor?
Son yıllarda hem Batı’da hem de Batı dışı coğrafyalarda giderek daha sık tartışılan bir soru var: Otoriter ülkeler, demokratik ülkelere kıyasla daha mı güvenli? Bu soru ilk bakışta rejim türleri üzerinden basit bir karşılaştırma gibi görünse de, arkasında çok daha geniş bir dönüşüm yatıyor. Güvenlik algısı, demokrasiye duyulan güven, ekonomik beklentiler ve küresel güç dengeleri artık birbirinden ayrılamadan tartışılıyor.
Güvenlik konusunu somut bir örnekle ele alalım. Paris, Berlin veya Brüksel gibi şehirlerle Dubai ya da Doha karşılaştırıldığında, birçok kişi ikinci grubu gündelik yaşam açısından daha “rahat” bulabiliyor. Gece sokakta yürüyebilme hissi, suç oranları, kamusal alanların düzeni ve devletin görünür varlığı bu algıyı güçlendiriyor. Burada kastedilen güvenlik, ifade özgürlüğü veya siyasi haklar değil; daha çok günlük yaşamda karşılaşılan risklerin azlığı. İnsanların önemli bir bölümü için bu fark, soyut özgürlük tartışmalarından daha somut ve belirleyici hale geliyor.
Bu noktada otoriter ya da yarı otoriter sistemlerin neden cazip bulunduğunu anlamak gerekiyor. Bu tür rejimler genellikle hızlı karar alabiliyor. Uzun hukuki süreçler, çok katmanlı bürokrasi ve siyasi uzlaşma arayışlarıyla vakit kaybetmeden uygulamaya geçebiliyorlar. Büyük altyapı projeleri, şehir planlamaları, sert suç politikaları ve düşük toleranslı güvenlik anlayışı, özellikle belirsizlik çağında yaşayan bireyler için düzen ve istikrar hissi yaratıyor. Demokrasi ise doğası gereği daha yavaş işliyor; itirazlara, protestolara ve farklı görüşlere alan açıyor. Bu da kriz dönemlerinde “etkisiz” ya da “kararsız” olarak algılanmasına yol açabiliyor. Pew Research Center‘ın 2024 yılında yaptığı çalışmada demokrasi halen tercih edilen bir sistem olsa da bu son yıllarda azalma eğiliminde.
Ancak bu tartışma yalnızca rejimlerin iç işleyişiyle sınırlı değil. Göç hareketleri, Ukrayna savaşı, Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, küresel ekonomik yavaşlama, Gazze meselesi ve ABD’nin kurduğu küresel düzenin ciddi biçimde sarsılması, Batı’nın uzun süredir sahip olduğu ayrıcalıklı konumu tartışmalı hale getirdi. Özellikle Gazze konusunda yaşananlar, Batı’nın insan hakları ve evrensel değerler söylemi ile siyasi pratikleri arasındaki mesafeyi daha görünür kıldı. Bu durum, Batı’nın ahlaki üstünlüğünün tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmese de, ciddi biçimde sorgulanmasına neden oldu.
Batı’nın Ahlaki Üstünlüğünün Çöküş Eğilimi
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Evrensel normlar ve insan hakları, sadece Batı’ya ait kavramlar değildir. Avrupa Birliği bu değerleri temsil etse de etse de, bu ilkeler varlığını sürdürür. Sorun, bu değerlerin yok olması değil, onları küresel ölçekte etkili bir şekilde savunma ve uygulatma kapasitesinin zayıflamasıdır. Batı, güçlü olduğu dönemde bu normları ekonomik, askeri ve kültürel gücüyle destekleyebiliyordu. Bugün ise bu araçların etkisi azalmış durumda. Değerler hâlâ masada, ancak onları belirleyici kılacak güç eskisi kadar tartışmasız değil.
Avrupa Birliği tam da bu bağlamda zor bir tercihle karşı karşıya. Bir yandan demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarını savunmaya devam etmek istiyor. Diğer yandan ekonomik durgunluk, enerji krizi, göç baskısı ve güvenlik endişeleriyle mücadele ediyor. AB ister istemez şu soruyla yüzleşiyor: Bu değerler sadece kendi iç düzeni için mi geçerli olacak? Yoksa evrensel bir iddia olarak savunulmaya devam mı edecek? İlk seçenek, AB’yi daha içe dönük ve temkinli bir aktöre dönüştürürken; ikinci seçenek, siyasi ve ekonomik bedelleri göze almayı gerektiriyor.
Avrupa’nın Göç ve Ekonomik Sorunları
Bu tabloyu daha da karmaşık hâle getiren unsur, ABD ile AB arasındaki yön farkıdır. ABD, küresel liderliğini kaybetmemek için daha sert ve pragmatik bir çizgi izlerken; AB mevcut kazanımlarını korumaya ve sistemi ayakta tutmaya çalışıyor. Ancak AB’nin askeri kapasitesi sınırlı, karar alma süreçleri yavaş ve demografik sorunları derin. Göçe karşı artan toplumsal tepkiye rağmen, nüfusun yaşlanması AB’yi göç almaya mecbur bırakıyor. Bu zorunluluk ile siyasi gerçeklik arasındaki gerilim, demokrasilerin manevra alanını daraltıyor.
Demokrasilerin cazibesinin zayıflamasında yalnızca güvenlik sorunu yoktur. Demokrasi, ekonomik refah ve toplumsal huzurla birlikte işlediğinde güçlü bir model sunar. Ancak büyümenin yavaşladığı, eşitsizliklerin arttığı ve kutuplaşmanın derinleştiği toplumlarda bu model kırılganlaşıyor. Bugün Batı’da yaşanan sorunlar, demokrasinin ilkesel değerlerinden çok, onu ayakta tutan maddi ve sosyal zeminin zayıflamasıyla ilgilidir.
Öte yandan, Batı dışındaki dünya da önemli bir dönüşüm geçiriyor. Bu toplumlar artık yüz yıl öncekinden farklı olarak edilgen değiller. Eğitim seviyeleri yükseliyor, teknolojiye erişim artıyor ve kendi modernlik biçimlerini oluşturmaya çalışıyorlar. Her ülke aynı hızda ilerlemese de, artık tek yönlü bir “Batı öğretir, diğerleri öğrenir” düzeni yok. Bu durum, Batı’nın küresel söylem üzerindeki tekeline son verirken, rekabeti de daha karmaşık hâle getiriyor.
Geleceğin nasıl şekilleneceğini kesin olarak öngörmek zordur. Dünya daha karmaşık, daha çok aktörlü ve daha kırılgandır. Ancak şu açıktır: 1990’ların ve 2000’lerin liberal iyimserliği geride kaldı. Demokrasi ile güvenlik birbirine zıt olmak zorunda değildir. Fakat bu dengeyi kurmak her zamankinden daha zordur. Batı için asıl mesele de burada düğümlenmektedir: Gücün görece azaldığı bir dünyada, değerleri nasıl savunacağı ve bu değerleri nasıl anlamlı kılacağıdır.
