<style>
/* Arama Butonunu Siyah Yapar */
.search-form button.search-submit,
.cm-search-icon,
button#search-submit,
.fa-search {
background-color: #000000 !important;
color: #ffffff !important;
}

/* Podcast Başlık Kutusu */
.pc-baslik {
background: #222;
color: #fff;
padding: 8px 15px;
font-weight: bold;
margin-bottom: 15px;
display: inline-block;
}

/* Podcast Listesi ve Mavi Butonlar */
.pc-liste { display: flex; flex-direction: column; gap: 10px; }
.pc-satir { display: flex; align-items: center; text-decoration: none !important; color: #333; margin-bottom: 5px; }
.pc-mavi-top {
width: 32px; height: 32px; background: #3498db; border-radius: 50%;
display: flex; align-items: center; justify-content: center; margin-right: 12px; flex-shrink: 0;
}
.pc-mavi-top::after {
content: ''; border-top: 5px solid transparent; border-bottom: 5px solid transparent;
border-left: 8px solid white; margin-left: 2px;
}

/* Gece Modu Buton Tasarımı */
.gece-modu-btn {
width: 100%; padding: 12px; background: #444; color: #fff;
border: none; border-radius: 5px; cursor: pointer; margin-bottom: 20px; font-weight: bold;
}

/* GECE MODU AÇIKKENKİ RENKLER */
body.karanlik-aktif { background-color: #1a1a1a !important; color: #eee !important; }
body.karanlik-aktif #main, body.karanlik-aktif .widget { background-color: #222 !important; }
body.karanlik-aktif .pc-satir { color: #fff !important; }
</style>

<button class="gece-modu-btn" onclick="karanlikYap()">🌙 Gece / Gündüz Modu</button>

<div class="pc-baslik">PODCAST</div>
<div class="pc-liste">
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>Modern Dünyanın Sonu Mu?</b></a>
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>Gazze Soykırımı ve Suçlar</b></a>
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>İlerlemecilik ve Cinsellik</b></a>
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>Politik Doğruculuk Çıkmazı</b></a>
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>Post-Hümanizm Tartışmaları</b></a>
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>Batı'nın Yeni Tehdit Algısı</b></a>
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>Tüketim Kültürü Analizi</b></a>
<a href="#" class="pc-satir"><div class="pc-mavi-top"></div><b>Dijital Çağda Hakikat</b></a>
</div>

<script>
function karanlikYap() {
document.body.classList.toggle("karanlik-aktif");
}
</script>

Pazar, Mayıs 24, 2026
Çeviri

Gazze’den Lübnan ve İran’a: Zulmün Normalleşmesi – Walid El Houri

Walid El Houri‘nin bu yazısı ilk olarak 12 Mart 2026’da Global Voicesta yayınlandı.

Uluslararası hukukun aşınması gözlerimizin önünde gerçekleşiyor.

Gazze’deki soykırım, tüm dünyanın gözleri önünde canlı olarak yaşanırken, iki yıldır uyarılarda bulunuyoruz. On yıllardır, uluslararası hukukun temelindeki ikiyüzlülüğü ve çatışmalara yönelik küresel tepkileri tanımlayan, bu çatışmaları daha da körüklemekten başka bir işe yaramayan seçici öfkeyi belgeledik. Günümüzde, bu uyarılar artık teorik olmaktan çıktı; Gazze’de normalleşen savaş suçları, Lübnan ve İran’da yeni yıkım alanları için bir model teşkil ederken, bu süreç Orta Doğu’da gerçek zamanlı olarak yaşanıyor.

Gazze’deki Vahşet Bunların Kanıtı

İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım savaşı asla tesadüfi bir olay değildi. Bu, on yıllardır geliştirilen ve süren cezasızlıkla desteklenen doktrinin aşırı bir örneğiydi. İsrail’in 2006 savaşında Lübnan’ın başkentine uyguladığı “Dâhiye doktrini”, açıkça sivil altyapıyı veya “yerleşim yerlerini yok etmeyi” ve sivil nüfusa yönelik toplu cezalandırma yoluyla hükümetler üzerinde baskı kurmayı amaçlıyordu.“Dahyieh” (kelimenin tam anlamıyla “banliyö”) olarak bilinen Beyrut’un güney banliyösünün adını taşıyan bu doktrin, tehlikeli bir emsal oluşturdu: sivil nüfusa yönelik tolu cezalandırma, herhangi bir sonuç doğurmaksızın meşru bir askerî strateji olarak kamuya açık şekilde sunulabilirdi.

Gazze’de yaşananlar bu yaklaşımın uç bir örneğini temsil ediyordu. Şimdi ise ABD ve İsrail’in Lübnan ve İran’a karşı yürüttüğü savaşlda aynı yaklaşımı görüyoruz. Taktikler tanıdık, retorik etkili ve uluslararası tepki -ya da tepkisizlik- tahmin edilebilir şekilde çarpık.

Dâhiye Doktrini: Tehlikeli bir Örnek

Lübnan, İsrail tarafından 2024’te ve şimdi de 2026’da Gazze’de uygulanan senaryoyu bölgesel uyarlamalarla tekrarlayarak ikinci büyük savaş alanı haline geldi. Lübnan’ın güneyindeki Dahiye ve Bekaa Vadisi’nden yaklaşık 1 milyon insanın yerinden edilmesi, Gazze’de görülen aynı demografik mühendislik stratejisinin uygulandığını gösteriyor. Sivil Şii vatandaşları kaçmaya zorlamak, ardından altyapı ve evler dahil olmak üzere bölgeyi yok etmek ve toprağı zehirleyerek yaşamın artık mümkün olmayacağı bir hale getirmek hedefleniyor.

Lübnan’daki sağlık çalışanları kasıtlı olarak hedef alınmış, hastanelerin tehdit edildiği ve tahliye edilmek zorunda kaldığı bildirilmiştir. Bu yaşananlar, ambulansların, sağlık personelinin ve hastanelerin sık sık hedef alındığı Gazze’deki sağlık altyapısının sistematik olarak hedef alınmasını anımsatmaktadır. İsrail’in Güney Lübnan’daki Birleşmiş Milletler barış güçlerine yönelik saldırıları, uluslararası insani hukuku ve barış gücü birliklerine sağlanan hakları baltalayan bir başka tehlikeli tırmanışı temsil etmektedir; ancak saldırganlar yine de çok az yaptırımla karşılanmıştır.

İran’da sivil altyapıya yönelik saldırılar, tehlikeli boyutlarda çevresel felaketlere yol açmıştır. Tahran ve diğer İran şehirlerindeki petrol depolama tesislerinin bombalanması, nesilleri etkileyecek çevresel krizleri tetiklemiştir. Tuz arıtma tesisleri, petrol tesisleri, medya kuruluşları, kamu hizmetleri ve daha birçok sivil altyapıya yönelik bu saldırılar, uluslararası insancıl hukukun açık ihlallerini temsil etmekte ve saldırganlar üzerinde çok az yaptırımla karşılaşmaktadır.

Cenevre Sözleşmesi Ek Protokol I’in 54. maddesi, gıda maddeleri, mahsuller, hayvanlar, içme suyu tesisleri ve sulama sistemleri de dahil olmak üzere sivil halkın hayatta kalması için vazgeçilmez olan nesnelere yönelik saldırıları açıkça yasaklamaktadır.

Terör Retoriği

Belki de en rahatsız edici olanı, ABD ve İsrail yetkililerinden gelen kamuoyuna yönelik söylemler oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın Truth Social’da yaptığı son paylaşımda, “İran’ın bir ulus olarak yeniden inşa edilmesini neredeyse imkansız hale getirecek şekilde kolayca yok edilebilir hedefleri ortadan kaldıracağız – Ölüm, Ateş ve Öfke onların üzerine hüküm sürecek” tehdidinde bulundu. Bu tür açıklamalar sadece kışkırtıcı söylemler değil, aynı zamanda toplu cezalandırma tehditlerini de açıkça ifade etmektedir.

Bu tek bir olay değil; örneğin, Savaş Bakanı Pete Hegseth’in “endişelenmesi gereken tek kişiler, yaşayacaklarını sanan İranlılar” dediğini duyuyoruz. Ya da Güney Carolina’dan kıdemli ABD senatörü ve Trump’ın en yakın danışmanlarından ve İsrail’in en sadık destekçilerinden biri olan Lindsey Graham’ın şu sözlerini duyuyoruz: “Berlin’i yerle bir ettik, Tokyo’yu yerle bir ettik. Japon terör saltanatına son vermek için atom bombası atarak yanlış mı yaptık? … İsrail olsaydım, muhtemelen aynı şekilde yapardım.”

Bu durum, İsrailli yetkililerin soykırım yapma niyetlerini açıkça ilan eden ve daha yakın zamanda Gazze’deki suçlarını bu kez Beyrut ve Tahran’da tekrarlama niyetlerini açıkça belirten sayısız belgelenmiş açıklamalarına ekleniyor.

Bu kamuoyu açıklamaları sadece boş sözler değildir; planlanan ihlallerin önceden haber verilmesi anlamına gelir. Yetkililer bir grubun yaşam koşullarını yaşanmaz hale getirme niyetlerini açıkladıklarında, aslında uluslararası hukukun temel ilkelerini ve kelimenin tam anlamıyla soykırım tanımını ihlal eden planları itiraf etmiş olurlar. Bu tanım, “bir grubun tamamen veya kısmen fiziksel olarak yok edilmesine yol açacak yaşam koşullarını kasten dayatmayı” da kapsamaktadır. Bu tür açıklamaları Gazze’de, daha sonra Lübnan’da ve şimdi de İran’da defalarca gördük; İsrail ve ABD yetkilileri, planladıkları suçlarını işlemeden önce övünüyorlar.

Seçici öfke

İran ve Hizbullah’a yönelik kınamalar ve yaptırımlar tavizsiz uygulanırken ve ordular harekete geçirilirken, devam eden savaşı başlatan ve savaş suçları ölçülemez derecede büyük ve kesinlikle daha ölümcül olan saldırganlar hakkında sağır edici bir sessizlik hakim. Buna, ABD’nin saldırılarının ilk gününde 175’ten fazla, çoğu küçük kız çocuğu olmak üzere, öldürülmesi de dahildir. Uluslararası toplumun çifte standardı, sözde “kurallara dayalı uluslararası düzenin” temelini oluşturan ikiyüzlülüğü ortaya koyuyor ve bu düzen tarafından korunmadığını hissedenlerin kendilerini korumak için alternatif yollar aramaları gerektiğini doğruluyor.

Bu çifte standardı özellikle dikkat çekici kılan, sessizliğin arkasındaki ekonomik çıkardır. Görünüşe göre tek önemli olan, petrol akışının ve para transferinin devam etmesi için Hürmüz Boğazı’nın açık kalmasıdır. Lübnan, İran ve diğer yerlerdeki sivillerin hayatları, ekonomik çıkarlara göre ikinci planda kalıyor gibi görünüyor.

Uluslararası Hukukun Gösterişli Yüzünün Sonu

Şahit olduğumuz şey sadece çatışmanın tırmanması değil; güçlü devletler üzerinde, ne kadar sınırlı olursa olsun, anlamlı bir kısıtlama aracı olarak uluslararası hukukun ölümüdür. Savaş suçları önceden ilan edilip açıkça işlendiğinde, sivillerin yerinden edilmesi açıkça belirtilen bir amaç haline geldiğinde ve çevresel yıkım ikincil hasar olarak ele alındığında, hukuki gri alanların ötesine geçerek, gücün haklı olduğu bir dünyaya adım atmış oluruz.

Uluslararası toplumun harekete geçmemesi, seçici kınamaları ve ekonomik suç ortaklığı, aynı sonuca işaret ediyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, “uluslararası hukukun artan ihlalleri” karşısında Avrupa’yı “kaotik, baskıcı bir dünya düzenine” uyum sağlamaya çağırırken, uluslararası hukuk düzeninin çöküşünü açıkça kabul ettiler. Von der Leyen, Mart 2026’daki konuşmasında, “her küresel sorunu çözemeyiz veya her durumda değerlerimizi ve çıkarlarımızı mükemmel bir şekilde uzlaştıramayız” diyerek, AB’nin uluslararası hukuk sonrası bir gerçekliği kabul ettiğinin sinyalini verdi.

Bu çaresizlik itirafı, Avrupa Birliği’nin mevcut yıkımdan önemli ölçüde sorumlu olduğu bir dönemde geliyor. On yıllarca süren İsrail işgal politikalarına yönelik uzlaşmacı tutum, Gazze’deki toplu cezalandırmaya karşı suç ortaklığı ve insan haklarından ziyade enerji güvenliğine öncelik verilmesi yoluyla AB, Lübnan ve İran’da tekrarlanan savaş suçlarının normalleşmesine aktif olarak olanak sağlamıştır.

Birliğin stratejik çıkarları, Hürmüz Boğazı’nın petrol akışına erişimini sürdürme de dahil olmak üzere, uluslararası hukuka olan bağlılığını sürekli olarak gölgede bırakmıştır; bu durum, Von der Leyen’in mevcut koşullara uyum çağrısını, dış koşulların baskısıyla yapılan bir kabul olmaktan ziyade, AB’nin bizzat savunduğunu iddia ettiği yasal çerçeveyi ortadan kaldırmadaki rolünün bir itirafı haline getirmektedir.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı son konuşmada, Avrupalı ​​müttefiklerine “kültürleri ve mirasları” konusunda “suçluluk ve utanç duygusuyla hareket etmemeleri” çağrısında bulundu ve “Batı’nın egemenlik çağına” geri dönülmesi gerektiğini söyledi.Rubio sözlerine şöyle devam etti: “Bunu daha önce birlikte yapmıştık ve Başkan Trump ile Amerika Birleşik Devletleri şimdi bunu sizinle birlikte tekrar yapmak istiyor.” Konuşma, insanlığın en acımasız sömürgecilik ve kölelik yüzyıllarından birini yeniden canlandırma çağrısı nedeniyle dehşetle karşılanmak yerine, salondaki Avrupalı ​​liderlerden ayakta alkışlarla karşılandı.

Normalleşmiş Vahşetin Geleceği

Dünyanın en gelişmiş silahlarını üreten ve yurt dışında savaşlar başlatan ülkelerdeki insanların, benzin fiyatlarının yükselmesinden değil, kendi adlarına işlenen savaş suçlarını finanse etmenin yanlış olmasından dolayı tepki göstermeleri yönünde küresel bilinçte ve siyasi iradede dramatik bir değişim olmazsa, bu durumun devam etmesini bekleyebiliriz.

Bu savaş suçlarının normalleştirilmesi, her yerde, her zaman ve tekrar uygulanabilecek tehlikeli bir emsal veya acımasız sömürgecilik geleneğine dönüşmüştür. Güçlü devletler cezasız kaldığında, vahşet işleme niyetlerini açıklayıp ardından hiçbir sonuçla karşılaşmadan bunu gerçekleştirdiğinde, uluslararası hukukun tüm çerçevesi bir perdeleme aracı olarak anlamsız hale gelir.

İki yıldan fazla bir süre önce -Gazze’nin tüm dünya için kasvetli bir geleceğin habercisi olduğu- söylemi abartı değildi. Bu, nereye doğru gittiğimizin gerçekçi bir gözlemiydi. Bugün, o gelecek artık yakın değil, zaten yaşanıyor.

Artık mesele bu eylemlerin savaş suçu olup olmadığı değil; zaten bunu belirlemek için yeterli kanıtımız var. Mesele şu ki, dünya nihayet gerçeği kabul edip hukuk ihlallerine karşı durarak ve onları baskı altına almak için pratik önlemler alarak suçluları yargılayabilecek mi, yoksa sessizlik ve seçici öfke yoluyla suç ortaklığı yapmaya devam mı edecek?

Bu sorunun cevabı sadece Lübnan, İran ve Filistin’in kaderini değil, insan eliyle yaratılan yıkımın baskısı altında sarsılan bir gezegenin geleceğini de belirleyecek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.