Dijital Getto: Algoritmalar Bizi Birbirimize mi Düşürüyor?
Sosyal medya, modern insanın hem sığınağı hem de zindanı haline geldi. İlk bakışta, fiziksel dünyanın sınırlarını aşan, bize farklı kültürleri tanıma imkânı sunan bu uçsuz bucaksız dünya, aslında içinde çok daha sinsi bir mekanizmayı barındırıyor: Dijital Yankı Odaları.
Aslında sosyal medya, günlük yaşamımızın dijital bir kopyası gibidir. Gerçek hayatta çevremiz, ailemiz ve ideolojimiz neyse ona göre hareket ederiz. Ancak sosyal medyanın bize sunduğu bir vaat vardı: “Dünyayı ayağınıza getireceğiz, sizi farklı fikirlerle buluşturacağız.” Ne yazık ki durum pek de öyle olmadı. Tam tersine, bizi “dijital hapishane” diyebileceğimiz dar alanlara hapsetti.
Dijital Hapis: Biz mi İnterneti Geziyoruz, İnternet mi Bizi?
“Dijital hapis” dediğimiz bu fenomen, karşımıza sürekli benzer içerikleri, benzer onayları ve benzer öfkeleri çıkarıyor. Bu sistem, kullanıcıyı mümkün olduğunca içeride tutmak üzerine kuruludur. Bir düşünün; Instagram’da veya YouTube’da bir şeye bakıyorsunuz ve beş dakika sonra her yer o konuyla ilgili reklamlar ve videolarla doluyor. Bu durum, sadece ayakkabı veya telefon alırken değil, fikir dünyamızda da aynı şekilde işliyor.
Örneğin, bir kullanıcı İslamofobik veya nefret barındıran tek bir içerik tükettiğinde, algoritma bunu hemen bir “tercih” olarak not ediyor. Bir sonraki adımda karşısına daha radikal, daha keskin içerikler çıkarıyor. Bu kullanıcı, sürekli bu içerikleri izleyip karşısına çıkan mantıklı ve insani içerikleri hiç görmeyince, zihnindeki nefret sürekli taze tutuluyor. Sanki dış dünyadaki her Müslüman, izlediği videodaki “kötü figürden” ibaretmiş gibi bir yanılgıya düşüyor. İşte bağnazlık tam da burada, bu tek tipleşmiş bilgi akışında kök salıyor.
İnsan Rasyonel Bir Makine Değildir
Gerçek şu ki; bizler duygusuz, rasyonel makineler değiliz. En eğitimli, en “ben eleştirel düşünürüm” diyen kişi bile, sürekli maruz kaldığı yoğun bombardımandan etkilenir. Duygularımız tahrip edildiğinde mantık otomatik olarak geri çekilir.
Bir örnek verelim: Bir sabah uyandınız ve sosyal medya akışınızda belli bir grup hakkında sürekli olumsuz haberler gördünüz. Akşam olduğunda, o grup hakkında aslında hiçbir somut bilginiz olmasa bile zihninizde bir “savunma duvarı” oluşur. Algoritmalar, bizim bu insani zayıflığımızı, yani “korku ve öfke” duygumuzu paraya dönüştürüyor. Çünkü öfke, sevgiden daha çok “tıklanma” getiriyor.
Müslümanlar Tek Tip Değildir, Ama Algoritmalar Öyle Sanıyor
İslamofobi meselesinde en büyük sorun, kitlelerin “tek tipleştirilmesidir.” Müslümanlar da her toplum gibi çeşitlidir; iyisi vardır, kötüsü vardır, dindarı vardır, olmayanı vardır. Ancak nefret içerikleri üretenler, bir kişinin hatasını tüm bir kitleye mal eder. Algoritma da bu “genellemeyi” alır ve milyonların önüne bir “gerçeklik” gibi koyar. Sıradan insanlar, eğer eleştirel bir bakış açısına sahip değillerse, zihinlerinin yanlış bilgilerle dolmasına engel olamazlar. Bu da endişeyi, endişe ise nefreti körükler.
Bu Çıkmazdan Nasıl Kurtuluruz?
Nefretle mücadele etmek, sadece birkaç duyarlı yazarın ya da devletlerin yasaklarıyla çözülebilecek bir sorun değildir. Karşımızdaki yapı, “ulusötesi” dev bir sistemdir. Bu nedenle mücadele çok boyutlu olmalıdır:
Devlet Dışı Kuruluşlar ve Platformlar: Uluslararası büyük teknoloji şirketlerinin “etki ve etkileşim uğruna toplumsal barışı bozmasına” izin verilmemelidir.
Bağımsız Medya ve Düşünce Platformları: İşte burada Düşünce Mekanı gibi yerler devreye girer. Amacımız, algoritmaların bizi hapsettiği o dar odaların duvarlarını yıkmaktır. Okuyucuya “Bak, algoritmanın sana göstermediği bir de bu tarafı var” diyebilmek.
Bireysel Farkındalık: Bir içerik gördüğümüzde “Neden sadece bunu görüyorum? Bunun tam tersi ne söylüyor?” diye sorabilmeliyiz.
İfade Özgürlüğü mü, Nefret Kusma Özgürlüğü mü?
Buradaki en ince çizgi ifade özgürlüğüdür. Elbette sınırları iyi belirlenmelidir. Kimsenin sözünü kesmek çözüm değildir; ancak birinin varlık hakkına saldıran, onu şeytanlaştıran ve fiziksel şiddete zemin hazırlayan bir dil “özgürlük” olarak kabul edilemez. Eğer bu kontrol altına alınmazsa, dijital dünya bizi sonsuz bir kültür çatışmasına sürükleyecektir.
Sonuç olarak; dijital dünyadaki algoritmalar bizi birbirimizden ayırmak ve aramıza görünmez duvarlar örmek istiyor olabilir. Ancak bizler her zaman rasyonel olmasak da “vicdanlı” varlıklarız. Bu yankı odalarından çıkmak, farklı seslere kulak vermek ve gerçeği sadece önümüze düşen videolardan ibaret sanmamak bizim elimizde. İhtiyacımız olan şey, birbirimizi “ekrandaki birer imge” olarak değil, “insan” olarak görebildiğimiz o geniş meydanlara geri dönmektir.
