Batı Kamuoyunda İslamofobi
Batı’da Nesnellik Sınavı: Aşırıcı Figürler ve Kurgulanmış İslamofobi
Bugün modern dünyada karşılaştığımız en büyük paradokslardan biri, rasyonalizm ve nesnellik kalesi olduğunu iddia eden Batı düşüncesinin, konu İslam olduğunda bilimsel gerçekliği bir kenara bırakıp kişisel öfkelere sığınmasıdır. Özellikle son yıllarda, Batı kamuoyunda İslam’ı temsil eden seslerin akademik kürsülerden ziyade “eski Müslüman” (ex-muslim) olarak tanımlanan ve aşırıcı radikal bir nefret dili geliştiren figürlere bırakılması, tesadüfi bir gelişme değil, bilinçli bir ideolojik inşadır. Bu tartışma, aslında küresel bir algı operasyonunun anatomisini çıkarmaktadır.
Tek Tipçilik Yanılgısı ve İslam Dünyasının Gerçek Çoğulculuğu
Batı düşüncesinin en büyük hatası, İslam dünyasını monolitik, yani tek tip bir yapı gibi görmesidir. Oysa hakikat bunun tam tersidir. İslam dünyası, tarihsel ve kültürel açıdan Avrupa’nın bugün ulaştığı çoğulculuk seviyesinden çok daha köklü bir “birlikte yaşama” tecrübesine sahiptir. Tarihsel örneklere baktığımızda, milyonlarca Hristiyan ve Musevi topluluğun yüzyıllar boyunca Müslüman yönetimler altında kendi inançlarını, dillerini ve kimliklerini koruyarak yaşamış olması bu çoğulculuğun en somut kanıtıdır. Endülüs’ten Osmanlı’ya kadar uzanan bu gelenek, bugün Batı’nın “çok kültürlülük” adı altında yeni yeni deneyimlemeye çalıştığı pratiği yüzyıllar önce gerçekleştimişti. Ancak bugün bu tarihsel gerçeklik, İslamofobik söylemlerin gürültüsü arasında kasten unutturulmaktadır.
Çifte Standart: “Terörist” mi, “Akıl Hastası” mı?
Burada en çarpıcı somut örnek, şiddet eylemlerinin medyada sunuluş biçimidir. Bir tarafta, kendini Müslüman olarak tanımlayan bir saldırganın gerçekleştirdiği menfur bir eylem anında “İslami terör” etiketiyle tüm bir inanç sistemine ve milyarlarca Müslüman’a genellenir. Failin bireysel psikolojisi veya arka planı önemsizleşir; suçlu artık tüm bir dindir. Ancak madalyonun diğer yüzünde durum tamamen değişir. Bir aşırı sağcı, camilere saldırıp masum insanları katlettiğinde, Batı medyası ve siyaseti anında “failin ruh sağlığına” odaklanır. Bu kişi artık ideolojik bir canavar değil, “toplumdan izole olmuş bir akıl hastası” olarak sunulur. Bu çifte standart, İslamofobinin sadece bir korku değil, aynı zamanda bir koruma kalkanı olduğunu gösterir. Müslüman fail üzerinden din yargılanırken, Batılı fail üzerinden ideoloji aklanmaya çalışılır. Bu yaklaşım, Müslümanları tahrik etmek ve toplumsal istikrarı bozmak için bilinçli bir stratejidir.
Yeni Militan Ateizm ve İsrail Destekçiliği: Tehlikeli İttifak
Bu kurgunun en dikkat çekici ve tesadüf olması imkansız olan parçası ise “Yeni Militan Ateizm” akımının bu süreçteki rolüdür. Kendilerini bilimin ve aklın savunucusu olarak sunan bu akımın önde gelen isimleri, “eski Müslüman” figürlerle el ele vererek İslam’ı “insanlığın önündeki en büyük tehdit” olarak yaftalamaktadır. Ancak burada maske düşmektedir: Bu grubun neredeyse tamamının, İsrail’in Ortadoğu’daki politikalarına ve işgallerine karşı sarsılmaz, sorgusuz sualsiz bir destek sunması bir tesadüf değildir.
Bu ittifakın temel motivasyonu rasyonalizm değil, jeopolitiktir. İslam’ı “barbarlık” ve “akıl dışılık” ile eşitleyen bu söylem, İsrail’in bölgedeki varlığını ve saldırgan politikalarını “medeniyetin barbarlığa karşı savunulması” olarak meşrulaştırma aracıdır. Bu figürler, Batı’nın vicdanını rahatlatmak için kullanılır: “Bakın, onların içinden gelenler bile bunu söylüyor” diyerek, işgal ve baskı politikalarına entelektüel bir kılıf dikilmektedir. Bu, rasyonel bir ateizm değil, bir kimlik siyaseti ve belirli bir siyasi ajandanın militanlığıdır.
”Doğrulanmış Önyargı”: Neden Aşırıcılar Tercih Ediliyor?
Batı kamuoyu, İslam hakkında zaten sahip olduğu olumsuz imajı sarsacak akademik verilere değil, bu olumsuzluğu perçinleyecek “içeriden” seslere ihtiyaç duyuyor. Bu figürler, Müslümanları tahrik etmek ve İslam coğrafyasındaki mevcut istikrarsızlığı bir “din problemi” gibi sunmak için kullanışlı birer araç haline getirilmiştir.
Said, Oryantalizm eserinde Batı’nın Doğu’yu “kendi ihtiyaçlarına göre” kurguladığını anlatmıştı. Bugün yaşananlar, bu ideolojik kurgunun “modernize” edilmiş halidir. Objektif bir bakış açısı yerine, müslümanların en olumsuz gösterilebilecek yönleri cımbızlanmakta ve bu kurgu üzerinden bir politika üretilmektedir. Batı akademisi, Said’in açtığı o eleştirel yolu terk ederek, aşırı sağın yükselişiyle beraber bu kurgulanmış imaja sığınmayı bir fırsat olarak görmektedir.
Asimilasyon Baskısı ve Yeni Entelektüel Dalga
Batı dünyası, Müslüman toplumlar için sunduğu “entegrasyon” modelini aslında bir “asimilasyon” dayatmasına dönüştürmüştür. “Ya bizim gibi ol ya da git” şeklinde özetlenebilecek bu yaklaşım, bireyleri kendi kimliklerinden kopmaya zorlamaktadır. Ancak bu baskıcı tutum beklenen sonucu vermemekte, aksine ters tepmektedir. Baskı, karşı tarafta daha güçlü bir bilinç uyanmasına yol açıyor. Bugün Müslüman entelektüeller, geçmiş yıllara oranla çok daha donanımlı, daha görünür ve daha özgüvenli bir şekilde kamusal alanda yer alıyorlar. Sosyal medyanın ve dijital mecraların sunduğu imkanlarla, Batı’nın kurguladığı o tek tip “Müslüman” imajını bizzat bu entelektüeller yıkıyor.
Sonuç: Doğruya Yaklaşabilmek
Batı’nın nesnellik sınavı, kendi yarattığı bu “içerideki tanıklar” mitini sorguladığında başlayacaktır. İslamofobinin bir endüstriye dönüştüğü, militan ateizmle siyonizmin aynı paydada buluştuğu bu çağda, objektif bilimsel çalışmaların sesi kısılmaya çalışılsa da, İslam dünyasının sahip olduğu tarihsel çoğulculuk ve yeni nesil entelektüel uyanış bu duvarı aşacaktır. Doğruya yaklaşmak, ideolojik kurgulardan daha güçlüdür. Kısa vadede ideolojik partizanlık kazandırsada uzun vadede doğru bilgiler kazanır.
