11 Eylül’ün üzerinden 24 yıl geçti: Saldırının Latin Amerika’daki kültürel sonuçları neler? – lara Bianciotti
Iara Bianciotti‘nin bu yazısı 10 Ekim 2026 tarihinde Global Voices‘de yayınlandı
11 Eylül 2001 saldırıları, küresel düzeyde sosyo-kültürel bir etki yarattı.
11 Eylül 2001’de tüm dünya, çağdaş tarihin şok edici ve acı verici bir olayına canlı olarak tanık oldu. Bu New York’taki İkiz Kuleler ve Washington’daki Pentagon’a yönelik terörist saldırılardı. El-Kaide üyeleri tarafından dört ticari uçak kaçırıldı ve ikisi Dünya Ticaret Merkezi binalarına çarptı, biri Pentagon’u vurdu ve sonuncusu yolcuların direnişi sonucu Pensilvanya’da bir tarlaya düştü. Ölü sayısı yaklaşık 3.000’e ulaştı ve bu olay sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, tüm dünyada kalıcı bir iz bıraktı.
O gün sadece küresel politikayı, uluslararası güvenliği ve dünyanın önde gelen gücünün askeri gündemini yeniden tanımlamakla kalmadı, aynı zamanda kültürel ve sosyal alanda da derin bir iz bıraktı. En belirgin sonuçlardan biri, Amerika Birleşik Devletleri sınırlarını aşan bir olguydu: İslamofobinin yayılması. Müslüman ve Arap topluluklarına karşı ayrımcılık daha önce de var olsa da, 11 Eylül’den sonra yeni boyutlar kazandı. Kültürel ve göçmen çeşitliliğiyle karakterize edilen Latin Amerika’da önyargı, damgalama ve dini terörizmle ilişkilendiren söylemler ortaya çıktı.
İslamofobi küresel olarak yayıldı
Batı’nın kolektif hayal gücünde, 11 Eylül saldırıları basitleştirilmiş ve tehlikeli bir anlatı oluşturdu: “Müslüman” kelimesi “terörist” ile eş anlamlı hale geldi. Hükümetler ve uluslararası kuruluşlar dini aşırıcılıktan ayırmakta ısrar etse de, medya ve siyasi temsil genellikle bunun tam tersi fikri pekiştirdi. Diziler, filmler, haber programları ve resmi konuşmalar “Müslüman düşman” imajını yeniden üreterek, Amerika Birleşik Devletleri’nin çok ötesine yayılan klişeleri pekiştirdi.
Bu şüphe ortamında, hem göçmenler hem de Arap kökenli Müslüman topluluklar, düşmanca bakışlara, havaalanlarında aşırı güvenlik kontrollerine, iş yerinde dışlanmaya ve sözlü ve fiziksel saldırılara maruz kaldılar. İslamofobi, geçici bir olgudan ziyade, uzun vadeli etkileri olan bir kültürel yapı haline geldi.
Latin Amerika’da sonuçları
Latin Amerika, Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki sözde “terörle savaş”a doğrudan katılmamış olsa da, bölge 11 Eylül’ün sosyal etkilerinden muaf değildi. Arjantin, Brezilya, Şili, Meksika ve Venezuela gibi önemli Arap ve Müslüman topluluklarına sahip ülkelerde bu gruplara karşı önyargıda artış yaşandı.
Latin Amerika, Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki sözde “terörle savaş”a doğrudan katılmamış olsa da, bölge 11 Eylül’ün sosyal etkilerinden muaf değildi. Arjantin, Brezilya, Şili, Meksika ve Venezuela gibi önemli Arap ve Müslüman topluluklarına sahip ülkelerde bu gruplara karşı önyargıda artış yaşandı.
Örneğin Arjantin’de, Brezilya ve Paraguay ile paylaştığı Üçlü Sınır Bölgesi, terörist hücreler için bir “sığınak” olduğu suçlamalarıyla uluslararası şüphelerin hedefi haline geldi ve bu durum, bölgedeki Arap kökenli tüccarları ve aileleri etkileyen medya ve siyasi incelemelere yol açtı. Filistin topluluğunun Arap dünyası dışında en büyüklerinden biri olduğu Şili’de ise, kültürel kimliği küresel bir tehditle özdeşleştiren söylemler yoğunlaştı. Meksika’da ise İslami örgütler, 2001’den sonra, özellikle başörtüsü takan kadınlara yönelik ayrımcı tutumların artmasını kınadı.
Bu tutumların birdenbire ortaya çıkmadığını vurgulamak önemlidir. Orta Doğu’dan gelen göçmenlere karşı önyargı, 20. yüzyılın başlarında zaten mevcuttu; Osmanlı vatandaşları pasaportlarıyla geldiklerinde aşağılayıcı bir şekilde “Türk” olarak adlandırılıyorlardı. 11 Eylül, ayrımcılığı yaratmadı, ancak yeni yollarla onu pekiştirdi ve meşrulaştırdı.
Medya ve temsil
Latin Amerika’da İslamofobiyi körükleyen başlıca kanallardan biri medyaydı. 11 Eylül ve onu takip eden yılların haber kaynaklarında şiddet, Orta Doğu’daki askerler ve Müslüman şüphelilerle ilgili tekrarlanan görüntüler yer aldı. Bu anlatılar uluslararası ağlar aracılığıyla bölgeye ulaştı ve yerel medya tarafından, çoğu zaman incelikten yoksun ve Müslüman toplulukların sesine yer verilmeden yeniden üretildi.
Sonuç olarak, İslam’ın garip, tehlikeli veya moderniteyle bağdaşmayan bir şey olarak gösterildiği bir anlatı oluştu. Bu durum, bölgede İslami çeşitliliğin olumlu bir şekilde temsil edilmemesine ve nesillerdir Latin Amerika sosyal dokusunun aktif bir parçası olan toplulukların görünmez hale gelmesine yol açtı.
Günlük hayata etkisi
Manşetlerin ötesinde, İslamofobi insanların günlük yaşamlarında bir gerçeklikti. Latin Amerikalı Müslümanlardan alınan ifadeler, dini semboller takmaları nedeniyle işten dışlanma, kamusal alanlarda şüpheci bakışlar, okullar ve üniversitelerde hakaret içeren yorumlar ve hatta sözlü veya fiziksel saldırılar gibi durumları anlatıyorlar.
Birçok Müslüman kadın için hicap, ayrımcılığın odak noktası haline geldi. Bölgedeki bazı ülkelerde daha fazla hoşgörü olsa da, bazı eğitim kurumlarında alay, taciz ve hatta peçenin çıkarılması yönünde talepler hala mevcuttu.
Bu şüphe ortamı sadece dindar Müslümanları değil, aynı zamanda fiziksel görünüşleri veya soyadları nedeniyle Müslüman zannedilen Arap Hristiyanları da etkiledi. Dolayısıyla ayrımcılık belirli bir dinle sınırlı kalmadı, “öteki” olarak algılanan tüm bir kültürel kimliğe yayıldı.
Direniş ve kültürlerarası köprülerin kurulması
Ancak bu durum, direniş tepkilerine ve kültürlerarası köprülerin kurulmasına da yol açtı. Bölgedeki çeşitli İslami kuruluşlar, İslam hakkında bilgi yaymak, dinler arası diyaloğu teşvik etmek ve Latin Amerika’daki kültürel katkılarını vurgulamak için aktif olarak çalışmaya başladılar.
Arjantin’de, San Juan İslam Topluluğu ve Arjantin Cumhuriyeti İslam Merkezi (CIRA), önyargıları ortadan kaldırmak amacıyla açık söyleşiler düzenledi. Brezilya’da ise,
Müslüman topluluklar, İslam dinini kalıplaşmış yargıların ötesinde öğretmek için eğitim alanları oluşturdu. Şili’de Müslüman ve Filistinli liderler, nefret söylemine karşı koymak için kamu forumlarına katıldı.
Bu girişimler, her zaman geniş medya kapsamı bulmasa da, “tehlikeli öteki” anlatısını ortadan kaldırmak ve Latin Amerika Müslümanlarının çeşitliliğini ve kültürel zenginliğini sergilemek açısından temel öneme sahiptir.
Güvenlikten kapsayıcılığa
11 Eylül saldırısının üzerinden neredeyse çeyrek asır geçti, ancak zorluk hala aynı: korkunun nefrete dönüşmesini engellemek ve çeşitliliğin bir tehdit değil, bir güç olduğunu kabul edebilmek. Saldırının anısı damgalanmayı sürdürmemeli, aksine toplumların ancak çoğulculuk ve karşılıklı saygı içinde bir arada yaşamayı öğrendiklerinde güçlenebileceğini hatırlatmalıdır.
